Ümit Dolu Yarınlara

 ÜMİT DOLU YARINLARA 

 Yağmurlu bir sonbahar günü. Bulutlar bütün insanlığın dertlerini içine hapsetmiş gibi kara, gibi matemli, gibi duygu yüklü. Bu duygu yüklü bulutlardı; ağlaşarak gazel yakacak, kederi gamı çiseledikçe yok edecek olan. Saniyeler geçmeden birkaç yağmur damlası soğuk teniyle temas etmişti. Teninin soğukluğuna karşın yüzünde sıcacık bir tebessüm vardı. Güz mevsimi, yağmur ve ona bu müthiş havalarda eşlik edecek kulaklığı... Bu tebessümün sebebini tahmin etmek güç olmasa gerek. Ona göre bu havaların vazgeçilmezi müzikti fakat bu müzik alelade bir müzik olmamalıydı. Müziğin sözleriyle, sözü yoksa bile tınısıyla, yağmur damlaları büyük bir ahenkle dans etmeli, müzik ruhunu okşamalıydı. Diğer türlü kulağındaki tınıya ne gerek vardı. Cebinden usulca telefonunu çıkardı. Üşümüş büzüşmüş parmaklarıyla ürkek bir yavru kediyi sever gibi telefonun ekranını kaydırmaya başladı. “Rivayete göre paralel evrende 80’lerde doğmuşum” listesinde durdu parmakları, “oynat”a bastı. https://open.spotify.com/playlist/4fTQt2vQjeY5sPG1GFJzyN?si=ASj--ljOQY6vULKAZGfEnw Bu listenin büyüsü onda birçok duyguyu harekete geçiriyordu. Listedeki tüm şarkıların 80’lerde ve 80’ler sonrasında yayınlanmış olması da alenen bu duygularıyla alakalıydı. Bazen yaşama sevincini bazen bugünlere olan kırgınlığını bazense yarınlara olan ümitsizliğini bu listeyle paylaşıyordu. Bütün bunlara karşılık yeri elbette manidar olacaktı. 

Yağmur giderek şiddetini arttırıyor, çağladıkça çağlıyordu. Sevdiği şarkının dizeleri şiddetini arttıran yağmur damlalarıyla adeta serenat yapıyordu. O ise anın tadını çıkarmakla meşguldu. Ziyadesiyle ıslandığını fark edince tatlı bir telaş sardı vücudunu. Bundandır ki adımlarını hızlandırmaya karar verdi. Hızlanan adımlarıyla birlikte yerde biriken su birikintileri, üstüne sıçrıyordu. Hoşuna gitmiş olacak ki adımlarını özellikle şu birikintilerinin yoğun olduğu yerlere atıyor, kendince bir oyun oynuyor, çocuklar gibi eğleniyordu. Kendisini oyuna öyle kaptırmıştı ki zaman kavramından bihaberdi. Bu bihaberlik kendisiyle aynı şekilde su birikintisinde oynayan çocuğu fark etmesiyle son buldu. Çocuk yabancı değildi hatta hiçkimsenin yakın olmadığı kadar yakın dı kendisine. Bu ufaklık onun küçüklüğü değil de neydi? Çocuğun her sıçrayışında yüzüne yayılan masumiyet dolu gülüşü, onu tek endişesinin “Eve böyle kirli gidince annem inşallah çok kızmaz” olduğu günlere götürmüştü. Küçücük bir an geri getirmişti; geçmişini, anılarda saklı gerçeklerini... Çok değil bundan on üç sene önceki kendisi ve şu anki kendisi karşı karşıyaydı. Ne yapacağını, ne hissedeceğini bilmiyordu. Garip bir sıcaklık sirayet etmişti bedenine; yüreği yerinde daralıp sıkışıyor, kalbine hükmetmek çok güç geliyordu. Bir süre bu garip duyguların tesiri altında kaldı. Duygularını az da olsa dizginleyince tüm dikkatini ufaklığa verdi. Ufaklığı bir tabloyu en ince ayrıntısıyla incelercesine incelemeye başladı. Ufaklığın gözlerinde ışık vardı, sevgi vardı, ürkeklik, şaşkınlık vardı. O tüm bunları zihninden geçirirken ufaklık yağmur dansı yapmaya başlamış, şarkılar söylüyordu. Küçükken her yağmur yağdığında bu dansı yapar, şarkılar söylerdi. Bunları yapmayı öylesine severdi ki arkadaşlarının da ona eşlik etmesi için ısrarcı olurdu. İstediği olmalıydı; çocuktu işte, beş yaşında bir çocuk ne kadar çocuksa o kadar çocuktu. Şu anda da bu beş yaşındaki çocuktan farklı sayılmazdı. 

Ona göre kalbi üç yaşında bir çocuktu; gibi haylaz, gibi saf, gibi on sekiz... Ruhu ise yetmişlik bir nine gibiydi; gibi huysuz, gibi alıngan, gibi kopuk... Gözleri hala ufaklığın üzerindeydi. Ona-beş yaşındaki kendisine- buruk bir tebessümle baktı.Ufaklığın gözlerindeki ümidi kötülüklerden muhafaza etmek, kalbini sarıp sarmalamak istiyordu. Bu pek mümkün değildi çünkü ufaklık büyüyecekti, güzelliklerle dolu anılara sahip olduğu kadar onu o yapacak acı tecrübeler de edinecekti. Oydu tecrübelerinin neticesinde ümidi kor veya kül olacak olan. Peki şu an kendisi hangi durumdaydı, ümidi kor muydu yoksa kül müydü? Kül olsaydı; düşünmeyen, sorgulamayan, yaşamın en ufak güzelliğinden haz almayan, kalbi kaskatı kesilmiş bir mahluktan farksız olurdu fakat onun içinde beslediği duyguların bir canlılığı vardı. Bu yüzden o bir mahluktan daha fazlası olduğuna inanmak istedi. 

Bakışları hala ufaklığın üzerindeydi. Bakıyor, bakıyor baktıkça gözleri doluyordu. Gözlerindeki doluluk mühim bir şey söyleyecekmiş gibi içli, gibi doluydu. Durdu, bir şey söyleyecekti. Bir şey söylemeliydi çünkü bu tablo bir daha gerçekleşmeyebilirdi. Bu ihtimale karşı ufaklığın yanına usulca çömelip kulağına fısıldamaya başladı. “Sen, sen çok...” cümlesini tamamlayamadan dolu dolu gözleri adeta yılların yorgunluğunu akıtırcasına yaş akıtıyordu. Konuşamaması kuracağı cümlelerin ağırlığından değildi aksine bunları samimi bir şekilde dile getirecek, hafifleyecekti çünkü bunlar onun duyması gereken şeylerdi. 

Gözlerinden akan yaşlara aldırmamak, cümlelerine devam etmek istiyordu. Bütün içini kaplayacak derin bir nefes aldı. Tekrar cümlesine başlayacağının habercisi olan kıvranışıyla birlikte gözlerindeki yaşları sildi ve cümlesine devam etti.”Sen, sen çok güçlüsün ufaklık. Hayatta karşılaştığın meşakkatleri kahkalarınla, içindeki sevginle, gözlerindeki ümitle yeneceksin. Ağlayacaksın ağladıkça daha da güçleneceksin, güçlendikçe büyüyeceksin. Sen büyüyeceksin, fikirlerin büyüyecek, kalbin büyüyecek. Güçsüz düştüğünde gözlerini kapayacaksın. Kapanınca gözlerin zihninde dizelenecek kimi zaman hayallerin kimi zaman kaybolmuşluğununz tükenmişliğinin izleri... Bilmeni isterim ki ufaklık hayatının en güzel şeyleriyle bu zamanlarda karşılaşacak, tanışacaksın. Karşılaşacaksın güzel insanlarla, mütemadiyen seninle bütünleşecek acı tecrübelerinle. En mühimi kalbine büyük incelikle ekeceğin ilham tohumlarınla. Bu ilham tohumları büyüyecek, yeşerecek,filizlenecek. Bir bakmışsın içini sarıp sarmalamış yeşeren sarmaşıkları. Soluksuz kaldığın, güçsüz düştüğün zamanlarda onlarda nefes bulacaksın. Nefes bulacaksın çünkü yeşeren şey öyle alelade tohumlar olmayacak. İçinde derinlere kaçıp saklanan müthiş dirayetini sobeleyecek, ümit dolu yarınlara olan inancını arttıracak tohumlar olacak bunlar. Bu ilham tohumlarını bulduğunu hissettiğin an durma ufaklık içine ek onları, sakın ola korkma sobelenmekten! Asıl haz ilhamın seni ummadığın anda ummadığın noktalarda sobelemesinde de ondan. Aman ufaklık ne çok konuştum. Hoşçakal demiyorum sana çünkü senin gözlerindeki ışığı, sevgiyi, ürkekliği, şaşkınlığı, masumluğu, ümidi ruhumda beslemeye devam edeceğim. 

Ona uzun uzun büyük bir şefkatle bakmaya devam etti ta ki kulağında dönen”Yazık oldu yarınlara-Avunurum anılarla-Hani nerde ümitlerim-Hepsi sanki bir rüya” şarkısının dizelerine kulak kesilene dek. Şimdi sustu kafasında yankılanan binbir düşünce, sustu kelimeler, sustu ümitsizlik... Artık sadece müzik vardı, ümit vardı ve ümit hep var olacaktı. Hepsi bir rüya olsa da ümit hep var olacaktı.


Yorumlar